İlgi, Bilgi, Beceri, Paylaşı

• 17/2/2007 - HOŞÇAKAL

 

Hayatın bu kadar çabuk geçtiğine inanasım gelmiyor, Zeynep. Yaşadığımız onca sene nasıl da silinmeye başlamış hafızalarımızdan. O kadar seneyi boşuna yaşamışız sanki. Yaşadığımız sevinçler, acılar, birini sevmek... Hepsi, hepsi boşa gitti; hepsini unuttuk.

Aradan bu kadar sene geçmesine rağmen tekrar sana yazmak çok keyif verici. Beraber yaşadığımız günleri anımsamak, bazen gülümseyerek, bazen de yüzümü buruşturarak, inan bana çok hoş. Aslında bunu Sedef’ e borçluyuz. Eğer onu o gün Kızılay’ da görüp senin adresini almasaydım, sana hiçbir zaman ulaşamayacaktım. Şimdiye kadar ortak tanıdıklarımızdan kimi görsem hep seni sormuştum ama kimse senden haber alamamıştı. Ama ben biliyordum; bir gün mutlaka seni bulacaktım. Ve işte dileğim gerçekleşti. Seni yeniden buldum sevgili Zeynep.

Ben, iki çocuk sahibi oldum. Biri kız,  biri erkek; Elif ve Erdem. İkisi de üniversite mezunu. Elif, hukuk fakültesinden mezun oldu. Şimdi avukat olarak çalışıyor. Eşi de avukat. Beraber çalışıyorlar. Elif’ in çocuğu yok. Umarım yakında anneanne olurum. Erdem ise inşaat mühendisi oldu. Erdem, üniversiteyi bitirmeden evlendi. O da eşi ile birlikte Amerika’ ya gitti. Orada çalışıyorlar. Yaz aylarında yıllık izinlerini Türkiye’ de, bizim yanımızda geçiriyorlar. Bir erkek çocuğu var Erdem’ in. Adı Sinan. O kadar akıllı ve şirin bir çocuk ki. Doyamıyorum onunla olmaya. Zaman öylesine çabuk geçiyor ki. Torun sevgisi bambaşkaymış Zeynep.

Eşim Okan, bankada memur olarak çalışıyor. Ben ise çalışmıyorum. Okan istemedi çalışmamı. Hatırlıyor musun ne hayallerimiz vardı oysa. Okulu bitirdikten sonra çalışacaktık ve para biriktirip beraber her yaz, tatile gidecektik. Diyarbakır, Urfa, Antalya, Trabzon, İzmir’  i dolaşacaktık. Olmadı işte. Ben hayallerimin tam aksinde bir hayat kurdum Okan ile. Ama yine de mutluyum. Okan iyi bir eş. Beni hiç kırmadı şimdiye kadar. O’ nun neden olduğu gözyaşı dökmedim.

Bazen eski günlerimizi anımsıyorum. Ne kadar eğlendiğimizi, ne kadar çok şeye beraber güldüğümüzü ve ağladığımızı. Bizi en çok sinirlendiren şu günleri sen de hatırlıyorsundur: Yurdun ikinci katı bizim emrimizde. Biz ne dersek o oluyor. Herkesin bizden ödü kopuyor – hatırlıyorsun değil mi? – Tam bir hükümdarlık kurmuştuk ki O çıka geldi. Her şey yavaş yavaş değişmeye başladı. Kızlar, birer ikişer bize karşı gelmeye başladılar; hükümdarlığımızı yıkmaya başladılar...

 

Annemin dolabının  en kuytu köşesinde bulduğum mektuplar arasında bu, sayfanın geri kalanı yanmış olan, mektubu okuduğumda çok şaşırdım. Annem hiç de birileri üzerinde hükümdarlık kuracak biri değildi. Bu mektup beni çok şaşırttı. Kimin yazdığını da öğrenemedim. Sedef teyzeyi tanıyordum. Ama O da iki sene önce kalp krizi sonucu ölmüştü. Yani bu mektubun kim tarafından yazıldığını sorabileceğim kişi de yoktu artık hayatta. Babama da böyle bir zamanda mektubun kim tarafından yazıldığını bilip bilmediğini soramazdım. Belki ileriki günlerde sorabilirdim. Ama şimdi olmazdı.

 

Ölümünden sonra eşyalarını toparlıyordum annemin.Kıyafetlerini toplamış bir çantaya koymuştum. Ayakkabılarını ise başka bir çantaya yerleştirmiştim. Bunları ne yapmam gerektiğini ise babama sormam gerekiyor. Zira ben ne yapacağıma karar veremiyorum. Atmaya kıyamıyorum. İhtiyacı olan birilerine vermenin de doğru olup olmadığını bilmiyorum. Bunu en iyi babam bilir. Bu çantalar burada duracak şimdilik. İleriki günlerde babama ne yapmam gerektiğini soracağım. O’nun söyleyeceğine göre hareket ederim.

 

 Annemin kullanmaktan zevk aldığı şarap kırmızısı bir fuları vardı. Onu kendime ayırdım. Annemin bir hatırası olarak kullanacağım onu. Kokusu sinmiş üzerine. Fuları avuçlarımın içine alıp tekrar tekrar kokladım. Sanırım uzun süre bu fuları yıkayamayacağım; annemin kokusunu duymak istediğim her an onu koklayabilmek için.

 

Bir kutu içinde birçok saklanmış eşya buldum. Gazete küpürleri, eski saç tokaları, birkaç tane eski kolye, eski bir yüzük, birkaç fotoğraf, babamın ona, gittiği ülkelerden yazıp yolladığı kartpostallar ki bu kartpostalların hepsinde yoğun bir sevgi göze çarpıyordu. Ne kadar garip ki babamın hiç bu kadar romantik sözcükleri bir araya getirebileceğini o ana kadar düşünmemiştim. Zaten bu yaşıma kadar da benim yanımda annemle hiç böyle konuşmamıştı. Kartpostalların birinde şöyle yazıyordu: “ Gözlerindeki pırıltaya bakmayı, yanağındaki gamzeden öpmeyi, elini tutarak saatlerce oturup tek kelime etmeden Münir Nurettin Selçuk’ u dinlemeyi ve aniden senin ayağa fırlayarak “ kahve yapayım da içelim, bey” demeni özledim kar yüzlüm.Vatan’ a dönüşüme daha 480 saat var. Öyle uzun geliyor ki kadınım. Saatlerin çabuk geçmesi için dua ediyorum. Sana sarılmak için saatleri sayar hale geldim. Ama seni özlemek bile çok güzel hayatımın anlamı... Hasretle öperim. Fevzi”

 

Ben bu kutunun içinden çıkanlar ile ilgilenirken öylesine geçmişe dalmışım ki Zafer’in

-          “ Ne yapıyorsun sevgilim?” demesi ile oturduğum yerde şöyle bir silkindim.

-          “ Eskiyi karıştırıyorum.” dedim.

Zafer  “Neler buldun, peki?” dedi.

-          “ Hiç bilmediğim ve şimdiye kadar hiç tanık olmadıklarımı.” dedim.

-          “ İlginç olmalılar. Ben gidip köşedeki lokantadan yiyecek bir şeyler alacağım. Döndüğümde  anlatırsın artık.” dedi Zafer ve yanağıma bir öpücük kondurduktan sonra odadan çıktı.

 

Bir anda yanağımdan aşağıya göz yaşlarımın aktığını hissederek kendime geldim. “Şimdi ne olacak?” diye mırıldandım kendi kendime komodinin üzerindeki eski gümüş çerçevenin içinde, biraz sararmış olarak duran annem ile babamın evlendikleri gün çektirdikleri fotoğrafa bakarken. Annem öldü; babam ise yetmişbir yaşında yaşlı bir adam; üstelik kalp hastası. Bu evde tek başına kalmasına izin veremem. Ya O’na da bir şey olursa ve ben zamanında yanında olamazsam? Bizimle yaşamasını istesem kabul eder mi acaba? Ya Zafer, bu talebimi kabul eder mi? Daha yeni evli sayılırız; sekiz ay oldu. Onunla daha önce hiç böyle bir konuyu konuşmamıştık. Nasıl tepki vereceğini bilemiyorum. Zafer’ e konuyu açmam gerekiyor; fikrini almalıyım. Fikrini almadan bir iş yapsam çok kızıyor.

 

Kutunun içinden çıkardıklarımı tekrar yerine koydum ve kutuyu yatağın üzerine bırakıp salona gittim. Babam, pencerenin önündeki koltukta oturmuş koltuğun hemen yanındaki fiskos masasında dantel örtünün üzerinde duran büyükçe bir saksıdaki mor menekşenin yapraklarını okşuyordu. Salona girdiğimi fark etmedi sandım; ama O, başını önünden kaldırmadan “Biliyor musun, annen her gün bu menekşenin yapraklarını saatlerce okşardı. Ben hep bunun çok anlamsız olduğunu düşünürdüm, ama hiçbir zaman onu yermedim. Şimdi neden bunu her gün tekrarladığını anlıyorum.” dedi.

-          “ Neden, peki?” dedim.

Başını kaldırdı, gözlerimin içine baktı ve sağ gözünden bir damla yaş yanağından, artık iyice kırışmış boynuna doğru süzüldü ve “ Sevgiyi daha iyi anlamak için...” dedi.

Hiç bir şey söyleyemedim. Babamın oturduğu koltuğun karşısındaki koltuğa oturdum. Sadece aklımdan o cümleyi tekrarlayıp durdum: “Sevgiyi daha iyi anlamak için... Sevgiyi daha iyi anlamak için... Sevgiyi daha iyi anlamak için...”

 

Ne kadar güzel bir cümleydi. Gerçekten de sevgiyi anlamak  sevmek kadar önemliydi. Ve bir an kendi kendime “Acaba sen, Aysel, sevgiyi anlamış mısındır?” diye sorduğumu fark ettim. Sorunun yanıtını veremedim.

 

Babam, aklıma takılan bu cümleyi söyledikten sonra elini menekşenin yapraklarından çekti ve pencereden sokağı seyretmeye başladı. Kapı çaldı; yavaşça yerimden kalktım; o küçük salonun kapısından çıkıp uzun, ince koridoru geçip yeterince eskimiş sokak kapısını açtım. Zafer, elindeki paketleri bana uzattı ve içeri girip ayakkabılarını çıkarttı; kapının sol tarafındaki paspasın üzerine koydu. Kapıyı kapattım ve paketleri mutfağa götürdüm. Bu evin sevdiğim yerlerinden biri burası. Penceresinin önünde büyük bir ıhlamur ağacı var. Çiçekleri açtığında mis gibi koku salıyorlar. Mutfak penceresi açıktı ve o güzel koku mutfağın her yanına yayılmıştı. Paketleri, mutfak kapısından içeri girildiğinde sağ tarafta duran masanın üzerine koydum. Bu evdeki bir çok eşyanın  yeri uzun senelerdir aynıdır. Annem, eşyalarının yerlerini değiştirmeyi sevmez. Birden, annemin mutfak penceresinin önündeki evyede bulaşık yıkarken “ Bir gün buradan gidersem, bu ıhlamur ağacını çok özleyeceğim.” dediğini hatırladım. Ben o zamanlar daha ondokuz yaşında bir üniversite öğrencisiydim. Mutfak tezgahının hemen yanında bulunan buzdolabından portakal suyu dolu şişeyi alıp kapağı kapatırken gülerek anneme   “ Sen buradan başka bir yere gidemezsin ki anne.  Bu ev size büyükbabamdan kalmış.” dedim. Annem kafasını bana çevirip hafifçe gülümsedi ve önüne dönüp işine devam etti. Şimdi ne demek istediğini iyi anlıyorum. O genç yaşımda ölümü aklıma getiremiyordum. Ama annem elli yaşındaydı ve bunu düşünebiliyordu artık. Ve şimdi ben de düşünüyordum.

 

Zafer, yanıma gelip “Yardıma ihtiyacın var mı sevgilim?” diye sordu ben pencerenin önünde durmuş ıhlamur ağacına bakarken.

-          “ Yok, sevgilim. Sen git içeride otur. Ben yemekleri tabaklara koyup geliyorum.” dedim yüzüne bile bakmadan. Mutfak tezgahının üzerindeki dolaptan üç tane tabak; tezgahın altındaki çekmeceden de üç tane çatal ve bıçak aldım ve masanın üzerine koydum. Paketleri açıp yemekleri tabaklara paylaştırdım. Tezgahın üzerinde duran tepsiyi, her zaman orada durur, alıp tabakları ve çatalları, bıçakları tepsiye yerleştirip salona gittim. Tepsiyi salondaki yemek masasının üzerine koyduktan sonra

-          “ Yemeği getirdim.Hadi baba gel de biraz bir şeyler ye.” dedim.

Babam sanki beni duymamış gibi geldi bana. Zafer, pencerenin önündeki, babamın tam karşısındaki koltukta oturuyordu. Hemen ayağa kalktı ve masaya gelip oturdu. Bu sırada ben de tabakları, çatalları ve bıçakları tepsiden alıp masaya yerleştirdim. Zafer :

-          “ Hadi baba, geliniz.” dedi.

Babam:

-           “ Tamam evladım geliyorum. Ama önce tuvalete gidip ellerimi yıkayacağım. Siz oturun masaya ve yemeğe başlayın. Hemen geliyorum.” dedi ve yavaşça koltuktan kalktı; küçük adımlar atarak salondan çıktı. Babamın adeti idi; her yemekten önce ellerini yıkardı.

 

Tepsiyi alıp tekrar mutfağa gittim. Mutfak tezgahının üzerindeki dolabın hemen altındaki raftan üç tane bardak aldım ve tepsiye yerleştirdim. Masanın üstündeki su dolu sürahiyi de alıp tepsiye yerleştirirken aklıma annemin, bana, kırdığım sürahi yüzünden nasıl kızdığı geldi. Yedi yaşındaydım. Çok sıcak bir Ağustos öğleden sonrasıydı. Arkadaşlarım ile bahçede saatlerce oyun oynamıştım ve çok susamıştım; eve su içmek için gelmiştim. Koşarak mutfağa girip masanın üstündeki sürahiyi almıştım. Ama sürahiyi almam ile sürahinin yere düşüp kırılması bir olmuştu. O kadar çok parçaya bölünmüştü ki bakakalmıştım o parçalara.  Annem salondan bağırarak ve koşarak gelmişti mutfağa “Aysel, ne oldu? Ne kırdın kızım?” Ben ise yüzümü yerden kaldıramadan mahçup ve kısık bir ses ile “Sürahi” diyebilmiştim sadece. Annem sürahiyi kırdığımı duyunca da çok sinirlenmiş ve bağırmaya başlamıştı: “O annemin bana hediyesi idi. Ona ne kadar değer  verdiğimi biliyorsun. Neden bu kadar dikkatsizsin? Acelen ne kızım? Nereye yetişeceksin ki bu kadar acele ile su içmeye koştun?” Bunları söylerken de balkondan süpürgeyi almış ve yerdeki cam kırıklarını süpürmeye başlamıştı. “Çekil buradan! Ayağına cam kırıkları batmadan, çekil! Dikkatsiz seni! Aynı baban gibisin! Dikkatli hareket etmeyi ne zaman öğreneceksin sen, kızım?” O, bunları söylerken ben de kafamı hala yerden kaldırmadan ağlıyordum. Susadığımı unutmuştum bile. Ve hızla mutfaktan çıkarak odama gitmiştim; hala ağlıyordum. Neden ağladığımı da bilmiyordum. Annem kızdığı için mi, bağırıyor diye mi yoksa sürahiyi kırdığım için mi ağlıyordum, bilmiyordum. Sadece durmaksızın ağlıyordum. Bu arada annem de mutfakta durmaksızın bağırmayı sürdürmüştü. Bir süre sonra da yanıma gelmişti. Başımı okşayıp “Bak kızım, hayatın boyunca bir şeyleri yetiştirmek için acele etmen gerekecek. Ama bu sırada hep dikkatli olman lazım. Yoksa şimdi olduğu gibi bir şeyleri kırarsın ve o kırdıkların geri gelmeyecek şeyler olabilir. Şimdi sil bakalım göz yaşlarını ve gidip suyunu iç. Sonra da bahçede oynamaya devam et. Ama bu dediklerimi de hiçbir zaman unutma. Tamam mı güzel kızım?”

“Tamam anneciğim. Özür dilerim sürahiyi kırdığım için” dedim ve göz yaşlarımı elimin tersi ile sildim. Annem bana gülümsemiş ve beni öpmüştü.

Zafer’ in seslendiğini duydum ve kendime geldim : “Aysel, yemek soğuyor. Gel artık.”

Elimin tersi ile göz yaşlarımı silip tepsiyi aldım ve  salona gittim. Bardakları herkesin tabağının önüne koydum. Sürahiyi de kendime yakın bir yere.

 

Babamın gelmesini beklemeden biz yemeğimizi yemeye başladık. Babam geldi ve usulca masaya oturdu. Yemek boyunca konuşmadık. Yemek bitince babam ve Zafer yine pencerenin önündeki koltuklara oturdular. Ben de masayı toplayıp mutfağa gittim ve bulaşıkları yıkamak için su ısıtmaya başladım. Mutfaktaki masanın yanındaki sandalyeye oturdum ve bir sigara yaktım. Ihlamur ağacının o güzelim kokusu hala mutfağın dört bir köşesine yayılıyordu.  Annemin Zafer ile tanıştığı günün sonunda O’nun hakkında bana söylediklerini hatırladım.

-          “ Aysel, Zafer iyi eğitim almış ve ahlaklı bir delikanlı ve anladığım kadarı ile de sana çok değer veriyor. En önemlisi de senin önemsediğin her şey onun için de önemli. Eğer bu delikanlı ile evlenmeyi planlıyorsan ben de baban da bu izdivaca olur deriz.”

 

O kadar garipsiyorum ki bu olanları. Hiç beklemediğim bir anda annem öldü. Ve ölümünün üzerinden yirmidört saat bile geçmeden ben onun söylediklerini tek tek anımsamaya ve düşünmeye başladım. Halbuki, O yaşarken her şeyi bu kadar düşünmezdim. Sanki sonsuza kadar benimle birlikte kalacak; onun sıcaklığını, sevgisini, şevkatini hep kendimle hissetecektim. Başım her sıkıştığında, üzüntülü olduğumda, sevinçli olduğumda hep bu eski kapıyı yumruklayıp O’ na sığınacaktım. Daha önce hiç ölümü düşünmemiştim. Annemle babam hiç ölmeyecekti. Ne gülünç… Ama şimdi babamın, ben yanında yokken ölebileceğini bile aklıma getirebiliyorum. Bir nefes daha çektim sigaradan bilinçsizce.

 

Sahi ne yapacağım ben şimdi. Zafer ile nasıl konuşacağım. Konuştuğumda nasıl tepki verecek. Zafer kabul ederse babam, olumlu bakacak mı bu öneriye…

 

Kendime geldim bir anda. Sigaramdan son bir nefes çektim ve söndürdüm. Bulaşıkları yıkamaya koyuldum. Birden Pamuk’ un kuyruğunu bacaklarıma doladığını hissettim. Pamuk’ un bu eve ilk geldiği günü anımsıyorum. Üç yıl önce bir arkadaşımın kedisinin altı tane yavrusu olmuştu. Pamuk’ u bana hediye olarak getirdi bir Çarşamba öğleden sonrası. Nasıl da güzel ve sevimli bir yavru kediydi. Eve getirdiğimde annem çok sevmişti onu. Adını da O koydu zaten. “ Bu kadar güzel ve beyaz bir kediye ancak Pamuk ismi yakışır.” demişti. Bir de mavi kurdele takmıştı Pamuk’ un boynuna. “Gözlerinin rengine de uydu.” demişti. Aslında evlendiğimde Pamuk’ u da evimize götürmek istiyordum. Ancak Zafer, evde hayvan barındırılmasından hoşlanmıyor; götüremedim. Annemle babamı her ziyaret edişimde Pamuk beni gördüğüne o kadar çok seviniyordu ki saatler boyunca kucağımdan inmiyor ve neredeyse mama yemesi gereken saatlerde bile kendini açlığa mahkum ediyordu. Zafer’ i ise hiç sevmedi, Pamuk. Hayvanlar ile arasının iyi olmadığını ve onu evinde istemediğini anlamış gibi gözüküyordu. Zafer’ i ne zaman görse tüylerini dikleştiriyor, mırıl mırıl sesler çıkarmaya başlıyor. Annemin öldüğü saatten itibaren Pamuk, annemin terliklerinin üzerine oturup bu sabaha kadar mırıldadı. Bir türlü susturamadım onu. Sanırım o da artık annemin bu evde olmayacağını anladı. Ve sırf bu yüzden Zafer’ e aldırmadı Pamuk. O’ nu görünce tepki vermedi.

 

Bulaşığı yıkayıp Pamuk’ u kucağıma alıp salona gittim. Babam ve Zafer hala aynı koltuklarda oturuyorlar ve konuşmuyorlardı. İkisi de sanki birilerini bekler gibi pencereden dışarıya bakıyorlardı. Ben de pencereye karşı yerleştirilmiş kırmızı kanepeye oturdum ve Pamuk’ u yere indirdim. Ama bir hamle ile koltuğa sıçradı ve kuyruğunu ayaklarının arasına sıkıştırıp vücudu benimle temas edecek şekilde yanımda uzandı. Pamuk yanıma böyle yerleşirken Zafer, kafasını çevirip önce Pamuk’ a sonra da bana baktı ve yüzünü ekşiterek tekrar pencereye doğru döndü; tek bir kelime bile etmeden. Pamuk ise hala tepki vermiyordu Zafer’ e.

 

Uzun bir sessizlikten sonra babam döndü ve;

-          “ Kızım, yarın işe gideceksiniz isterseniz siz artık evinize gidin ve dinlenin biraz.” dedi.

Bir an, ne söyleyeceğimi bilemedim. Zafer:

-          “ Babacığım, siz de bizimle gelin. Yalnız kalmamış olursun evde.” dedi.

Babam, Zafer’ e doğru döndü ve;

-          “ Ben yalnız değilim ki Pamuk var evladım. Siz beni merak etmeyin.” dedi.

Ben de; “Olur mu hiç baba. Bizimle gel, bizde kalırsın bir süre; sonra istersen yine gelirsin buraya.” dedim.

Babam;

-          “Pamuk yalnız kalamaz kızım.” dedi.

Başımı Zafer’ e doğru çevirip şaşkın ve soran gözlerle onun gözlerinin içine baktım. Zafer birkaç saniye düşünceli bir ifade ile yüzüme baktı ve;

-          “ Pamuk da bizimle gelir babacığım.” dedi.

O kadar şaşırmıştım ki ne diyeceğimi bilemedim.

-      “Hemen sana bir çanta hazırlayayım babacığım.” dedim pek düşünmeden.

Ve hemen salondan çıkarak odalarına yöneldim; ne babamın ne de Zafer’ in bir şey söylemesine fırsat vermeden ve şaşkın ve mutlu bir halde. Pamuk da peşimden geldi. O da bizimle geleceğini anladı. Mırıldanmaları yerini sevinç miyavlamasına bıraktı.

 

Odaya girdim ve hemen, alelacele bir çanta buldum, o büyük eski dolaptan. Çekmeceleri teker teker açıp babamın ihtiyacı olan tüm kıyafetlerini toparladım ve yine alelacele çantaya yerleştirdim; hiç bir şey düşünmeden. Sanki bir şeyler düşünürsem babam veya Zafer fikir değiştirecek ve babam ve Pamuk bizimle gelmeyecek gibi geldi bana. Pamuk da bir hamlede yatağın üstüne zıpladı ve oturdu. Oturduğu yerden bana bakıyor ve kuyruğunu sevinç ile bir sağa bir sola sallıyordu.

 

Çantanın fermuarını çekip koridora çıktım ve çantayı yere bıraktım. Sonra salona geri döndüm. Pamuk  da peşimden geldi.  Babam ve Zafer hala aynı yerlerinde yine konuşmadan oturuyorlardı. İçeri girdikten sonra “Çantanı hazırladım babacığım.” dedim; yüzüm babama dönük. Sonra Zafer’ e dönerek “İstediğiniz zaman yola çıkabiliriz.” dedim. Zafer, beni onaylarcasına başını aşağı yukarı salladı.

 

Pamuk’ un minderini, mamasını ve kumunu  almak için küçük odaya gittim. Annem bu odada Pamuk’ a bir köşe yapmıştı. Pamuk dinlenmek, uyumak ve yemek yemek istediğinde bu odaya gelir ve annemin onun için diktiği kırmızı kumaş kaplı minderin üzerine yatardı. Mama kabı hep bu minderin yanında dururdu. Kumu ise küçük tuvaletteydi. Pamuk ihtiyacını burada gidereceğini, daha bu eve ilk geldiği günlerde öğrenmişti ve bu konuda hiç zorluk çıkarmamıştı. Pamuk’ un ihtiyacı olanları da toparlayıp, küçük odadaki dolapta bulduğum büyük bir poşete yerleştirdim ve koridara çıkıp poşeti, babamın çantasının yanına koydum. Bu arada Pamuk da peşimden dolanıyordu.

 

Salona döndüğümde Zafer gazete okuyordu. Babam ise hala pencereden dışarıyı seyrediyor ve bu arada da menekşenin yapraklarını okşuyordu. İkisi de odaya girdiğimi fark etmediler bile. Usulca kanepeye oturdum. Pamuk, yeniden zıplayarak kanepeye çıktı ve yanıma uzandı. Ben de onun tüylerini okşamaya başladım. Bir yandan da babamın artık iyice yaşlanmış bedenini inceliyordum. Eskiden babam daha kilolu ve daha dik duran biriydi. Yaşlandıkça sırtı eğilmeye başladı; biraz da kilo verdi. Cildindeki kırışıklar artmaya ve varolanlar da daha belirginleşmeye başladı. Birden bire fark ettim ki ben şimdiye kadar babamdaki bu değişimleri hiç bu kadar incelememişim. Belki annemdekileri de incelememiştim. “Ne yazık!” dedim içimden kendi kendime.

 

 “Babam ne düşünüyor acaba pencereden dışarıyı seyrederken?” diye geçirdim aklımdan. Annem olmadan nasıl yaşayacağını mı, bundan sonraki günlerde bu evde tek başına neler yapacağını mı, beni ve Zafer’i mi, Pamuk’ u mu, yoksa hiç aklıma getiremeyeceklerimi mi düşünüyor. Doğrusu merak ediyorum. Annemin öldüğü saatten beri doğru dürüst hiç konuşmadı benimle. Ne düşündüğünü kestirebilmem de zor haliyle.

 

Bir süre daha salondaki sessizlik devam etti. Sonra Zafer:

-          “ Hazırsanız gidelim artık.” dedi.

Dönüp babama baktım. Bana bakarak başını “evet” anlamında öne arkaya salladı. Hep beraber kalkıp salondan koridora doğru yürüdük. Koridora çıkıp ayakkabılarımızı giydik. Zafer bavulu ve poşeti alıp kapıyı açtı ve apartmanın o eski merdivenlerine doğru ilerledi. Zafer ne hissediyordu acaba? O da annemi çok seviyor. Bunu biliyorum. Çünkü hem tavırları ile hem de sözleri ile bunu bana ve anneme belli ettiriyordu. Ama O da bana o saatten beri hiç bir şey söylemedi. Sadece cenazede iken bir ara ağladığını gördüm. Zafer’ i ilk defa orada ağlarken gördüm. 

 

Arkasından babam çıktı evden, hiç arkasına bakmadan. Aslında çok şaşırdım. O’nun en azından tekrar şöyle bir dönüp salona doğru bakacağını düşünüyordum. Yanıldım.

 

Pamuk ise kapının önüne çıktı ve beni beklemeye başladı. Kafasını sola doğru eğmiş bana bakıyordu ve kuyruğunu bir sağa bir sola sallıyordu.

 

Ben de o eski kapıya doğru yöneldim. Anahtarı kapının kilidine soktum; eşikten dışarıya adımlarımı attım ve kapıyı kapatırken gözümün önünden, bu evden en son hüzünlü bir şekilde çıktığım nikah günüm geçti. Annem, anneciğim, sanki bir daha beni hiç göremeyecekmiş gibi yüzüme bakıp “Hoşçakal yavrum” dedi.

 

 

***********************************************************************

İstanbul, 2006

T. Ş.

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Sayfa Güncel Sayfa:1 Toplam:1
Son Sayfa |

Ana Sayfa

Profilim

Arşiv

Blog RSS

Son 5 Yazım


[TS] Krizde battı, kendini astı
[TS] ''Umut biziz, biz geleceğiz''
[TS] Notlar
[TS] Blog Action Day 2008-Poverty
[TS] Altın Koza altın gibi mi?...




Kategorilerim





Takip Ettiklerim


İmecem / Hiç yardıma ihtiyacınız oldu mu?
Kara Kutu
Portakalonline
Kahve Molası
Bye Bye Türkçe
Bildirgeç
Farketing
Pazarlama Dünyası
Marka Strateji
ShiftDeleteNet
Fikir Atölyesi
İstanbul Oyuncak Müzesi
Diyalog - A.SelimTuncer
Müzik Kutusu
cember.net
Morfikirler
Xing
Dr. Zeki Yüksekbilgili
Cin Fikir Merkezi
Sanat Çemberi
Alt kültür
Pazarlama Makaleleri
istanbul.com
Kurumsal Haberler
GG
İnovasyon
Can Dündar
Emre Kongar
Nihat Sırdar
Springwise
Trendwatching
NLP Academy Turkey
StumbleUpon
Perakende
Pazarlama Canavarı
TBL
TurkCelil
Genç Kız Sığınma Evi Derneği
Kitap Cumhuriyeti
Bilim,Felsefe,Kültür,Sanat,Edebiyat
Satış Bir İnsan İşidir - Taner Özdeş





İngilizce - Türkçe Tercüme Hizmeti
için lütfen tıklayın





Şu / Bu / O Sarmalı







Google



Söz söylenmiş bir kere; üzerinde düşünmek gerek :

"Gülerken göbeği oynamayan adamdan kork."

Çin Atasözü










© 2006-2009
Blogdaki yazılar kaynak gösterilerek kullanılabilir.